Makaleler

Blog Image

Deney ile Deneyim Arasında Psikoterapi

Hayatında hiç kitap okumamış birisi bile, renk körü olan insanların dünyayı diğerlerinden farklı gördüğünü öğrendiğinde, felsefenin en temel problemiyle hemen yüzleşmiş olur. Maddi bir varlığa sahip nesneler vardır. Bir de onların zihindeki temsilleri… Felsefenin antik dönemden beri araştırdığı bir konudur bu: Nesneler ile zihindeki temsilleri arasında kapanması imkansız bir boşluk vardır.

Antik Yunan düşüncesinde dünya, nesneler ve temsiller olarak ikiye ayrılmıştı ve bu düşünceye göre temsiller nesnelerden bağımsız olarak mevcuttular. Hatta temsillerin üstünlüğünden söz ediliyordu. Antik çağa ait olan bu Platoncu, maddeye üstünlüğü olan formlar düşüncesi, çok tanrılı inanç sistemiyle de paralellik gösterir. Her ne kadar Aristoteles daha maddeci bir görüntü çizse de, antik dönemi takip eden Orta Çağ, Platoncu görüşün tek tanrılı bir versiyonu gibidir.

Orta Çağ’da Ockham, Duns Scotus gibi önemli yazarlar, zihnimizdeki temsillere sebep olan şeyin nesneler olduğunu düşündüler. Ancak nesnelerden bağımsız temsillerin de var olduğunu iddia ettiler. Bu temsillerin tamamının, maddesel bir varlığa sahip olmayan tek bir nesneyle ilişkili olduğunu öne sürdüler. Yine tek tanrılı inanç sistemiyle ilişkilendirebileceğimiz şekilde, Orta Çağ felsefesini bu temelde özetleyebiliriz.

Hemen ardından, Nietzsche’nin sokaklarda bas bas bağırarak yaptığı duyuruyla hatırlanacak olan modern dönem gelir: Tanrı öldü. Bu ölümde Descartes’ın payı büyüktür. Nesneyi algılayan bilincin yönünü nesneden alıp yine bilincin kendisine yöneltmiştir: Cogito ergo sum. Yani özneyi nesnenin içine, nesneyi de öznenin içine yerleştirmiştir. Bu kurucu iç içelikten dolayı ona kartezyen özne denir. Modern bilimin kurucu öznesidir. Sonradan yeni problemlere yol açacak olsa da artık temsiller yalnızca nesnelerden kaynaklanmakla kalmaz; aynı zamanda nesnenin içinden doğarlar. Biyoloji tanrılaşır. Bilim, sonradan müthiş bir hayal kırıklığına yol açacağının farkında olmadan, nesneler ile temsilleri arasındaki farkı kapatmak üzere olduğuna dair bir iddia içerisindedir.

Nesneler ile onların zihindeki temsilleri arasındaki fark, daima önemli bir başka araştırmanın daha konusu olmuştur: Akıl hastalıkları. Burada modern çağın ilginç bir figürü olarak Freud karşımıza çıkar. Hem Descartes’ın çizgisindedir hem de laboratuvara sığmamıştır. Hem laboratuvara tapan çağdaşlarıyla hem de teolojiye kayan dostlarıyla kavga halindedir. Nesneler ile temsilleri arasındaki mutlak farkın, insan canlısındaki en can alıcı tezahürüne odaklanır: Çocukluk çağındaki nesne seçimlerinden biri olan heteroseksüel nesne seçimindeki kapanmaz cinsiyet farkına. Freud’un keşfi, nesneler ile temsilleri arasındaki boşluğa, onun cinsel doğasına atıfla bilinçdışını yerleştirir ve psikanaliz adını verdiğimiz bir deneyim alanı yaratır.

Ferenczi, Freud’dan aldığı yetkiye dayanarak Savaş Nevrozları üzerine yapılan bir konferansta, travmayla ilgili olarak tesir ile temsil arasındaki boşluğa dikkat çeker. Ferenczi’nin bu çalışmasında, Freud ve takipçilerinin çağdaşlarıyla yaşadıkları tartışmanın özünü rahatlıkla görebilirsiniz.

Freud, bilinçdışı olarak isimlendirdiği bu boşluğun anatomik bir karşılığı olup olmadığı sorusunu havada bırakır. “İleride bir gün belki bulunur” diyerek çağdaşlarına göz kırpıyormuş gibi görünür. Henüz psikanalizi icat etmeden önce, yaklaşık 400 adet yılan balığının üreme sistemini incelediği bir çalışması mevcuttur; ancak psikanaliz teorisinde ampirik yöntemden uzak durmuştur.

Agamben’e göre hem antik dönemde hem de Orta Çağ’da yazarlar, kelimelerin şeyleri aşan bir yanı olduğunu söyleyerek düşüncelerini temellendirmişlerdir. Kelimeler, şeylerden aşkın olanı işaret eder. Aristoteles’te bu aşkınlık, konuşma eyleminin kendisindedir. Dolayısıyla eylem (konuşma), kavramlardan önce gelir. Orta Çağ’da ise bu düşünce tersine çevrilmiştir: Kavramlar, insandan aşkın bir nesnenin varlığına işaret eder ve kelimeler de bu kavramları işaret etmek için ortaya çıkar. Agamben, modern bilime zemin oluşturan şeyin bu Orta Çağ düşüncesi olduğunu söyler. “Kelime kavramda tam olarak çözüldüğünde, artık kelimelere ihtiyaç duymayan ve doğal dillerin yerine algoritmaları, sayıları koyabilen bir bilgi biçimine erişim imkânı doğar.”

Agamben deney ve deneyim arasındaki farkı çarpıcı şekilde ortaya koyar ve modern bilimin kurucu projesinde deneyimin istimlak edildiğini söyler. Bir şey aniden karışımıza çıkarsa buna tesadüf denir ve deneyim adını alır. Özellikle amaçlandığındaysa deney adını alır. Bir deneyimin bilimsel açıdan doğrulanabilmesi, duyusal izlenimlerin nicel saptama kesinliğiyle belirlenmesi ve böylece gelecekteki izlenimleri de öngörme olasılığı kazanmasına dayanır. Nesneler ile temsiller arasındaki farkı kapatma iddiası buna dayanır.

Modern dönemde doğan psikanalizi modern bilimin dışına yerleştirmemiz mümkün müdür? Freud’un laboratuvara sığmayışının yanında, modern bilimin Descartesci kartezyen özneyi takip etmesi bu soruyu cevaplamayı zorlaştırır. Freud’un attığı temeller üzerine inşa edilen psikoterapi pratiklerini ampirik yönteme dayandırmak, onu bilime dâhil eder mi? Bir terapistin uygulama sırasında, tıpkı Freud gibi, deney koşullarından öğrenilenlere sığamadığında bu onu bilimsel yöntemin dışına çıkarmaz mı? Bunu yaşamayan terapist olduğunu düşünmüyorum. Ya da Lacan’ın tesir ile temsil arasındaki boşluğa dilbilim yasalarını yerleştirmesi, psikanalizi bilime dahil eder mi?

Modern bilimin öznesinin çağı kapanmış gibi gözüküyor. Dini pratiklerin psikoloji bilimi içindeki yerinin her geçen gün büyümesi, Orta Çağ mantığının geri geldiğini ve modern bilimin öznesinin çöktüğünü düşündürüyor. Ancak geçmişe dönük bir tarihsel okuma yapmak kolayken, günümüzü anlamak zordur. Yakın zamanda, modern bilimin öznesinin günümüzde neye dönüştüğüyle ilgili bir çalışma yapabilmeyi umuyorum.