Makaleler

Blog Image

Maksadını Aşan Sözler

Mikroskobu elimizden bırakıp konuya belirli bir mesafeden, bir manzara izler gibi yaklaştığımızda, Freud’tan beri terapi, analiz ya da danışmanlık olarak adlandırdığımız çalışma alanlarında ekol fark etmeksizin yapılan şey aynı: Sözün özne üzerindeki etkilerinin kişinin yararına kullanılması. Burada psikanalizin diğerlerinden ayrılmasının sebebi, kişinin yararı mefhumu söz konusu olduğunda ortaya çıkan etik sorudur. Psikoloji biliminin bu soruya cevap verirken kullandığı ölçü oldukça belirgindir. Hakim ideolojinin içinde konumlandığından kişinin yararı mefhumundaki “kişi” batılı, beyaz, orta sınıf, erkektir.

Freud sonrası kurumsallaşmış olan uluslararası psikanaliz de bu yolu izlemiştir. Lacan ile birlikte oluşan ayrım bu etik sorudan doğar. Psikanalistin öyle ya da böyle bu etik soruya bir cevabı olmak zorundadır. Bu cevabın kişinin yararı mefhumundan farklılaşması analist eğitimiyle ilgili bir soruya evrilir. Analist eğitimi sorusundan yola çıkan hareketler Lacancı psikanaliz okullarını doğurur. Kişinin yararı sorusunu takip edenlerse bağımsızlaşır. Bu yüzden Lacancı psikanaliz alanında bağımsız çalışanların sayısı da fazladır. Son dönemde bu etik soruya toplumcu bir cevap arayışı ise Halk İçin Psikoterapi derneğinden gelmiştir.

Sözün özne üzerindeki etkilerine gelecek olursak; kelimelerin şeyler üzerindeki aşırılığı Antik Yunan’dan beri vurgulanmıştır. Bu etkinin tedavi amaçlı kullanılabileceği meselesi ilk kez Freud tarafından fark edilmiş ve kendisi sözcüklerin büyülü olduğunu söylemiştir. Aşağı yukarı 10 senelik pratiğimin bugün beni getirdiği noktada mesleğimizin zorluğunun yarattığı etkiyle olsa gerek - Lacan’ın uyardığı gibi - bir uygulayıcı olarak kullandığım araç olan söze karşı bir horgörü içerisine girdiğimi fark ettim. Sözün etkilerine karşı yaşadığım horgörüden, sözün etkilerinin ne denli boyutlara ulaşabileceğiyle ilgili bir noktaya gelişim dümeni şiire kırmamla oldu.

Agamben Çocukluk ve Tarih isimli çalışmasında, Freud’un Lacancı yorumundan hareketle, çocuğun dile girmeden önceki deneyiminin dile giriş ile birlikte kaybedildiğini söyler. Konuşmayla, yani “ben” demesiyle, yani kendini düşünmesiyle birlikte sözün öznesi ortaya çıkar. Özne daima bir sözün öznesidir. Ancak öznenin bir şeyler söylediği her an ona eşlik eden bir de çıplak deneyim vardır. Bu deneyim sözün öznesinin dışında gerçekleşir. Onun için bir başkalık bir ötekilik taşır. Hiçbir zaman söylenemez dolayısıyla da ele geçirilemez. İşte bu, kişinin çocukluğudur, dile girmeden önceki çocukluğu.

Agamben bir referansında Dilthey’e şunu söyletir: Yaşanmış deneyim, “dilsiz” ve “karanlık” olmaktan ancak şiirde ve edebiyatta çıkabilir. Biraz şiirle haşır neşir olmuş herkes, onun nasıl da maksadını aşan bir söyleme biçimi olduğunu hemen kabul edecektir. Şiir bize çıplak deneyimin izlerini taşıdığını sezdirir.

Meylim bu fikirlere yönelik olduğundan şiir analizinin tam tersi bir yol izleme kararı aldım: Yani şiiri az önceki düşünceler için kaynakça olarak göstermeye.

baktım hiç işe yaramıyor deniz sularında köpekleme yüzmelerim kulaç attım yağsız karnım elverdiğince yettiğince çelimsiz kollarım iki yakamı bir araya getirmek konusunda sebat ettim bunu kolay bir şey sanan varsa denesin de göreyim yemek buldun mu ye dayak buldun mu kaç biyos derlerse hayat logos derlerse akıl bunları sular seller gibi bilmeyi marifet sanma sakın marifet aklın ne kadarı hayatın dahilinde bunu bilmek yahut keşfetmek hayatın hangi kısmı dolduruş ne kadarı akıldır hasılı neye olursa olsun akıl yormak aklı takatten düşürmeye ister istemez varır halbuki insanların çoğu cehennemlik yani dinç akıllıdır (...)
işte bu olmaz olduğundan fazla sanılmamayı dinçlik kaldıramaz dinç akıllılardır göz göre göre maskaralıkla korkaklığı buluşturan tarihi inceleyin göremezsiniz soytarısız bir kral dalkavuksuz bir sultan padişah imparator gözdeki mübalağadır bana bunlar yaramaz ben çocukluk çağlarımdan beri görülen görünen gösterilen dünyaya alışmamak inadında kararlı takımı tuttum nefsim âsi aklım yorgun şefkatlidir yüreğim neden koynuma göz koyan kıza hayır olmaz diyeyim at üstünde ok atarken bana güleç yüz padişah mı imparator mu gösterecek bu kız olmasa benim kramp giren bileğim merhem yüzü görür müydü düşünün (...)

Bu dizeler İsmet Özel’in Savaş Bitti isimli şiirine ait. Özel’le öncelikle şiirleri aracılığıyla tanıştığım için şanslı hissediyorum. Çünkü bu sayede çenebazlık başlıklı kitapta toplanan yazılarının önsözünde söylediği bir şeyi çok iyi anladım. “Şiir anlamı kanatları altına aldığı zaman biyografi belirleyicilik vasfını kaybeder. Şiirde biyografi anlamı etkilemez, anlamdan etkilenir.”

İsmet Özel’in kısa biyografisine bakarsak, 20 yaşındayken kalbinde komünist düşler filizlenmiş olan bir şairdir. Bundan yaklaşık 10 sene sonra kendisini müslüman olarak tanımlamaya başlamıştır.Türklük ve müslümanlığın iç içe olduğu tezine sarılır. Tüm bu çılgınlık katı bir şekilde, Batının hakimiyetiyle şekillenmiş emperyalist medeniyet düşmanlığı ve modernite düşmanlığı bünyesinde - aslına bakarsanız - tutarlı bir yere oturur. İsmet özel şiiri esasen bütünüyle bu düşünceyi barındırır. Elbette bir şair olarak şiir hakkında da bir düşüncesi vardır.

Özel bir felsefenin(düşüncenin), şiiri sınırlandırdığını ancak şiir içeriğinin daima bu sınırı zorladığını söyler. Burada öznenin söz ile ilişkisinde olduğu gibi diyalektik bir ilişki vardır. “Şiiri ozana(insana) ve çağına yerleştirebilmemiz gerekir. Şiirin altında yatan düşünce akılcı bir düşünceyken insan içinde bulunduğu çelişkilerle varlığını sürdürebilir. Şiirde altta akan bir düşüncenin (anlamın ya da bilincin) varlığını kabul ediyorum. Bu düşünce, tohumlarında özgürlüğü taşıyan ve insanın birçok kesimlerini durmadan deşen, açığa vuran (betimleyen değil) tedirgin edici bir noktadır.”

Bu noktayı Dilthey tarafından yaşam deneyimi olarak adlandırılan noktayla ve analitik deneyim içinde yeniden üretilen tekinsiz çocukluk deneyimiyle aynı nokta olarak görebiliriz. Arzu nesnesinin yerini alabilecek bir imge belirdiğinde tekinsizlik açığa çıkar. Bu tekinsizlik özellikle analizin başlarında çok belirgindir. Çalışma devam ederken saklanır ve sonlarına simgesel tornadan geçmiş bir biçimde yeniden hortlar. Bazen o kadar tekinsizdir ki analize başlamayı ya da ilk bir kaç seanstan sonra sürdürmeyi imkansız hale getirir. Bazı uygulayıcılar çalışmayı mümkün kılmak için çalışmanın başında bu tekinsizliği yatıştırmayı tercih ederken bazılarysa gerçek çalışmanın mümkün olması için başlangıçta bile bu yatıştırmanın asla olmaması gerektiğini düşünür ve çalışmanın ilk birkaç seanstan sonra yarıda kesilmesi riskini göze alır.

Az önceki alıntıya geri dönelim ve biraz daha ilerletelim. “Şiirde altta akan düşünce, tohumlarında özgürlüğü taşıyan ve insanın birçok kesimlerini durmadan deşen, açığa vuran (betimleyen değil) tedirgin edici bir noktadır. Bu deşmek eyleminde ussal akımların, felsefelerin ve öğretilerin tuttuğundan ayrı bir yol tutar. Bu yolla onları aşıp gelişim yönünü çoğaltır. Bu yol imgenin açtığı yoldur.

İmge bütün hızını kendiğinden olmaya borçludur. Düşüncenin katı baskısını üzerinde taşımaz. Kendi başına bir duyarlılığın ödün vermeden biçimlendiği özgür bir kuruluştur İmge için yapılan bu tanımlamanın aynısını psikanalitik uygulamadaki serbest çağrışım için de aynen kullanabiliriz. İmgenin sağladığı özgür (hatta amaçsız) ortam şiiri nereye götürür?

Çağdaş bir eleştirel güçle sınırlanmadığı sürece hiçbir yere. Yani yere basmaz, asılı kalır havada. Çağdaş eleştirel gücü belli bir duyarlık düzeyinin ve şiir eğitiminin sağladığı bakış açısı olarak tanımlayabiliriz. Serbest çağrışım da bizi kendi başına hiçbir yere götürmez. İmgesel çağrışımlar simgesel tarafından sınırlandırılmalıdır. Psikanalitik çalışmayı bir yere götürebilecek olan çağdaş eleştirel güç, belli bir duyarlık düzeyi - ki bunu analiz deneyimi mümkün kılar - ve psikanalitik temelli bir eğitimdir

Başarılı şiiri imgelerin denetlenmesindeki ustalık olarak görebiliriz.” Başarılı bir analizi de aynı şekilde.

Şiirin ortaya çıkma biçimiyle analitik deneyim arasında güçlü bir analoji kurulabilir.